20 Eylül 2017 Çarşamba

Onurr - “Bir Kahramanlık Hikayesi” (Sony)


Bir köşede sevenlerinin kulağında güzel izler bırakan Sakin grubunun solisti Onur Özdemir’in Onurr’a dönüşümünü kabullenmeme, diğer köşede Onurr’un müziğine gözü kapalı diyebileceğimiz heyecanla destek verilmesi. Ortada da bir ilk albüm. Ve o ilk albüm ne otomatikman kötülenecek, ne de gözü kapalı övgülere boğulacak bir iş. Bazı anlarında müthiş ‘yükseliyor’. Dünyayı peşinden sürükleyen, çok dinlenme şampiyonu günümüz elektronik dans müziğinden, dubstep usulü bas yalpalamalarından ve eleştirmen gözdesi modern R&B prodüksiyonlarından beslendiğini belli ediyor. Ama bazı anlarında dengesini kaybediyor. O denge kaybına uğradığı anları, (modern) yaratıcı fikirlerle, kendi klişelerine fazlasıyla saplanıp kalmış pop müziğimizin standartlarını ihmal etmeme refkeksi arasına sıkışmaya bağladı bu satırların yazarı. Onurr’un vokali de, nasıl söylemeli, biraz kararsız. Kendi özgün tarzıyla, yine aynı standartlar arasına sıkışmış halde. Bunu bir denge kurmaya çalışıyor diye yorumlamak da mümkün, dengeyi kaybedip kayboluyor şeklinde de. Tercihiniz “Bir Kahramanlık Hikayesi”ni beğenip beğenmemenizi de belirleyecek.

Lana Del Rey - “Lust For Life” (Polydor/Interscope)


Lana Del Rey, vhs kaset çağından kalma bir kamerayla çekilmiş gibi duran stilistik kliplerinin eşlik ettiği şarkıları ile karşımıza çıktığında, o şarkılar kadar estetik müdahaleler ile şekillendirilmiş bir şahsiyet olup olmadığına bütün dünya bir olup epey kafa yormuştu. Yıllar geçti, hala o günlerden kalan bir refleksle Lana Del Rey ile alakalı yorumlarda illa bu estetik, kurmaca, sahte olup olmama konusu açılıyor. Halbuki onu ‘ölümüne’ seven hayranlarıyla, şarkılarında aşkı, hüznü, günü, dünü, yarını bulanlarla, çok satan albümleriyle rüştünü çoktan ispat etti. “Lust For Life” da tahtında sağlam mı sağlam oturduğunu göstermek için yeni bir fırsat. Şarkılarının ‘düşten uyandım mı emin değilim ama hayat zaten bir düş değil mi’ – minvalindeki atmoferine bu kez işini sağlama alacak konuklar da eklemiş. The Weeknd, A$AP Rocky, Sean Lennon dikkat çekiyor hemen. Tabii bir de Stevie Nicks gibi özellikle Amerikan müziği için mühim ismi ağırlaması.

19 Eylül 2017 Salı

Songhoy Blues - “Résistance” (Fat Possum)


Çok zor şartlardan, ama müthiş bir müzikal gelenekten nefis işler çıkacağının kanıtı Malili ekip. Blur’ün Damon Albarn’ına onlara dikkat kesilmemizi sağladığı için ne kadar teşekkür etsek az. İç savaş görmüş, müziğin yasaklanışı yaşamış müzisyenlerden oluşuyor Songhoy Blues. Kıpır kıpır, coşkulu, vurucu ve akıcı bir albüm “Résistance”. Yılın en iyi albümlerinden biri.

Flört - “Bambaşka” (Arpej Yapım)


5 yıl önceki “Anadolu Beat” albümleriyle müzik hayatında başka bir aşamaya geçti Flört. Şarkılarını, o ‘sound’u besleyen bir konseptle zenginleştirerek ‘grup Flört’ kimliğinin bir parçası haline geldi iyiden iyiye. Başka bir çağdan, ama bugüne de gayet uygun, yeri gelince çay demleyen, yeri gelince İhsan Oktay Anar okuyan bir kimlik. Nüktedanlar. Ama, ciddiyetin parodisini yaparken, bir parodiye dönüşmeden, üstelik gayet ciddiye alınacak bir müzik yapmayı başarıyorlar. Memleketin popüler müzik tarihinin küçük polaroid vesikalıklarını çekiyorlar. O polaroid vesikalıkları uygun sıraya dizip albümlerini oluşturuyorlar. Ve o polaroidler öyle hızla solup gidecek gibi de durmuyor. Bu albümde de 70’lerin ikinci yarısı, 80’ler başının prodüksiyon ve şarkı estetiklerini, Hardal’ı, İpucu Beşlisi’ni, İzzet Öz’ün duyar duymaz Teleskop’ta yayınlamak isteyeceği şarkıları var Flört’ün.

17 Eylül 2017 Pazar

Mazhar Fuat Özkan - “Kendi Kendine” (DMC)


Derhal baştan söyleyelim, aniden teşrif eden bu MFÖ albümüne dair fikriniz, MFÖ’den ne beklediğinizle doğrudan orantılı. Eğer “MFÖ yeni albüm yapmış, daha ne olsun!” derseniz, “Kendi Kendine” size mutluluk kaynağı olacaktır. Ama eğer yeni şarkılara bir kulak kabartıp, sonra yine eski ve çok sevdiklerinize dönecekseniz, bu şarkıların pek yeri olamayacak kulağınızda. Zira kuvvetle muhtemel o çok sevilenler arasına girmeyecekler. Her büyük grup gibi MFÖ için de yeni bir albüm riskli. Ne beklendiği, onların ne vermek, ne yapmak istediği... Öte yandan “Kendi Kendine” bir şekilde kendini bu risklerden uzak tutan bir albüm. MFÖ ile akustik bir gece hissiyatında ekseriyetle. Melodiler zaman zaman tanıdık, yine her büyük grup gibi biraz kendi kataloglarını kaynakça olarak kullanma hali onlarda da mevcut. Fakat bu üç sesin birlikteliğinin devreye girdiği her anında, yılların da alışkanlığıyla, kulağa (ve bünyeye) iyi gelen şarkılara dönüşüyorlar. Aşkın başköşeye kurulduğu, biraz zamane (Facebook, Whatsapp geçiyor misal), biraz aheste (hafif tek düze geldiği anlar yok değil) şarkılar, ama toplamda “dur, bir kere daha dinleyeyim şunu” dedirtecek bir albüm. İyi gelse de, o kadar iyi gelmese de... Hem, MFÖ yeni albüm yapmış, daha ne olsun!

Cigarettes After Sex - Cigarettes After Sex (Partisan Records)


İsmiyle müsemma Cigarettes After Sex’in şarkılarıyla öyle çok karşılaşıyoruz ki geçtiğimiz günlerde çıkan bu yapıtın onların ilk albümü olduğuna inanmak güç geliyor. Greg Gonzalez’in giriştiği proje, bir gruba evrildi, Yotube’da meraklılarıyla buluştu, kısa albümler yayımladı. Bu yaz da nihayet ‘normal’ bir albüme kavuştu. Ambiyansı kuvvetli modern pop şarkıları Cigarettes After Sex’inkiler. Muhtelif duyguları tetikleyecek, ama bunu tane tane notalar, minimal tınılar ve usulca söylenmiş sözlerle yapacak şarkılar. Rüya ile uyanıklık arası hallerin müzikal karşılıkları seven, durduk yere hüzünlere gelmekten kaçınmayan kulaklar için.

15 Eylül 2017 Cuma

Lindsey Buckingham, Christine McVie - “Lindsey Buckingham/Christine McVie” (East West Records/ Warner)


2017 itibarıyla, yeni bir Fleetwood Mac albümüne en yakın şey bu albüm. Hatırlarsınız 2014’te grubun “Rumours”u, “Tusk”ı, “Tango in the Night”ı yapan kadrosu, yani Mick Fleetwood, Lindsey Buckingham, Stevie Nicks, John McVie ve Christine McVie bir araya gelmiş konserler vermişti. Akabinde bir de stüdyo albümü geleceğini söyleniyordu, fakat planlar Stevie Nicks’in yan çizmesi üzerine rafa kalkmıştı. Daha doğrusu anladık ki Fleetwood Mac adına rafa kalkmış, Lindsey ve Christine adına kalkmamış. Mick Fleetwood ve John McVie’nin de varlığıyla bize ‘çaktırmadan’ yeni ve grubun şanını zerre sekteye uğratmayacak bir Fleetwood Mac albümü hazır etmiş yaş ortalaması 70 olan bu iki müzisyen. Sadece kapakta grubun adı yazmıyor.

27 Temmuz 2017 Perşembe

Hadi bir hikaye anlat Kiwanuka

Bu satırlar 5 sene evvel, Kiwanuka adını ilk duyurmaya başladığında, BBC tarafından 2012'nin 'sound'una aday gösterildiği esnada yazıldı. Milliyet Sanat dergisinde yayımlandı. Takvim 2017 senesinde olduğumuzu söylerken, üstelik Kiwanuka bu satırların üzerine ikinci bir albüm yapıp iyiden iyiye adını herkese duyurmuş ve yine üstelik 27 Eylül'de İstanbul'a gelecek iken... Tahmin ettiniz, o tarihlerde yazılmış satırları anımsatmak istedi bi' nevi mecmua. Keyifle... 


Kuzey Londra’da doğuyor Kiwanuka, Uganda’dan kaçar gibi (gibisi fazla da olabilir) ayrılan bir anne babadan. Müzik, annesinin radyo dinleme alışkanlığı sayesinde hayatına henüz çocukken dahil oluyor. “Abba’dan Neil Diamond’a artık o gün neler çalınıyorsa” kulak kabartmaktan geri durmuyor. Satın aldığı ilk cd Jamiroquai’nin ’96 tarihli “Traveling Without Moving” albümü. Akabinde Nirvana, The Verve ve Radiohead hayranlığı devreye giriyor. Ama uzun sürmüyor bu ilgi, kendini gitarın iktidarda olmadığı müziklere yönelmiş buluyor. Ardından da caza kafayı takıyor tabiri caizse. Hatta Royal College Of Music’te caz eğitimi almaya kadar götürüyor onu bu merakı. Tahmin edeceğiniz gibi, hercai müzikal zevkleri cazdan da soğutuyor onu. Sıra popüler müzik tarihinin klasikleştirdiği şarkı yazarlarına yöneltmeye geliyor ilgisini. Bob Dylan’ın şarkılarını nasıl yazıdğını, Jimi Hendrix’in plaklarındaki “sound”u, Marvin Gaye’in sesini kullanışını ve Bill Withers’ın akustik gitarlı soul’unu bir bir keşfedip, hatmetmesiyle kafasında nasıl bir müzik yapacağının şablonunu oluşturuyor.


Her şeyden önce bir gitarist Kiwanuka. Hem de gayet iyi bir gitarist. Bu yüzden tüm bu meraklı “öğrenim” süreci boyunca stüdyo müzisyenliği de yapıyor, konserlerde “zamane” hip-hop / r&b sanatçılarına eşlik de ediyor, harçlığını kazanıyor. Ama yerleşik algı biçimi önüne kocaman bir “beyaz adamın müziği” engeli çıkartmakta gecikmiyor. Afrika kökenli genç bir adamın 2000’lerde hangi müzik türleriyle haşır neşir olması gerektiğine dair o güne kadar farkına pek de varamadığı, hiçbir yerde yazılı olmayan kurallar olduğunu anlıyor. Öyle ki, birlikte çalıştığı müzisyenlere Crosby , Stills, Nash & Young gibi folk rock ekollerinin hayranı olduğunu söylemeye dahi çekinir hale geliyor. İmdadına Richie Havens, Sly and The Family Stone ve Curtis Mayfield gibi vakti zamanında “siyah”la “beyaz”ın notaları arasındaki farkı silikleştiren isimler yetişiyor. “Eğer onlar yapabildiyse…” diyerek bugün “Home Again”de karşımıza çıkan Michael Kiwanuka kimliğinin peşine düşüyor.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Niia - “I” (Atlantic)


Her saniyesinden iyi bir kadın şarkıcı akan bu ilk albümü vesilesiyle Niia (tam adıyla Niia Bertino) ile tanışıyoruz bu yaz. Caz tedrisatından geçmiş, akabinde Wyclef Jean’la çalışarak pop hissiyatıyla yakın alaka kurmuş bir yetenek Niia. Duygusal, güçlü ve geceye yakışan bir albüm “I”. Müzikal hafızalarımızda Sade’nin, Jessie Ware’in zarifçe işgal ettiği alana onun sesinden şarkılarında da giriş yapması kuvvetle muhtemel.

Christophe Wallemme - “Ôm Project”


Avrupa cazını ve dünya müziğini (Lübnan ve Hindistan özellikle) iyi bilen bir müzisyen Wallemme. 90’larda Prysm üçlüsüyle albümler yaptıktan sonra kendi albümleriyle yoluna devam ediyor. 2017 model bu albümünde, kontrbası etrafında quintet düzeninde topladığı dostlarının arasına Isabel Sörling ve Ibrahim Maalouf’u zaman zaman katarak, bolca 70’lerin ‘cazsı’ progresif rock’ına da göz kırpan bir albüm kaydetmiş.